Ceylan: Nisan’da, Adana’da, Bir Polisiye Macera

-
Aa
+
a
a
a

Sakat Muhabbet'te Alper Tolga Akkuş, hem kahramanı olduğu belgesel "Cam Adam", hem de ilk öykü kitabı "Muzaffer’in Ölüm Uykusu"ndan tanıdığımız Zekeriya Ünal ile "Ceylan" adlı ilk romanı üzerine konuşuyor.

""
Ceylan: Nisan’da Adana’da, Bir Polisiye Macera - Bölüm 1
 

Ceylan: Nisan’da Adana’da, Bir Polisiye Macera - Bölüm 1

podcast servisi: iTunes / RSS

Alper Tolga Akkuş: Merhaba. Apaçık Radyo'ya, Sakat Muhabbet’e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz, ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 11 Şubat 2026 Çarşamba. 

Bu hafta Sakat Muhabbet’te ilk kez deneyeceğim bir şeyi sizlerle paylaşacağım. 6 Şubat Cuma günü Mersin'deki bir kafe kitabevinde bir imza günü, söyleşi oldu ve ben de onun moderasyonunu üstlenmiştim. 

Daha önce konuğum da olan Zekeriya Ünal'ın polisiye janrındaki ilk romanı Ceylan yayınlandı ve ben de Zekeriya'yı konuk ettim. Kendisi sağolsun kabul etti, geldi ve orada ben bir saate yakın ses kaydı aldım, sizlerle de hem bu hafta, hem de önümüzdeki hafta bu söyleşiyi paylaşacağım. Şimdi sözü Zekeriya’ya ve imza günündeki konuklarımıza bırakıyorum. 


A.T.A.: Evet, Sokak Kitap Kafe'deyiz bir kez daha ve Zekeriya Ünal'ın ilk romanı Ceylan'ı konuşacağız. Aralık ayının ilk haftasında, iki ay önce gene buradaydık. O zaman Zekeriya'nın hem kahramanı olduğu belgesel Cam Adam’ı, hem de ilk öykü kitabı, ilk kitabı Muzaffer’in Ölüm Uykusu’nu konuşmuştuk. 

6 Şubat Depremlerinin 3. Yıl Dönümünde Bir Dakikalık Sessizlik

A.T.A.: Bugün 6 Şubat 2026 Cuma ve tam üç sene önce bugün 11 şehrimizde deprem olmuştu. Kahramanmaraş merkezliydi; Hatay, Adıyaman, Gaziantep, Malatya, Osmaniye, Adana, Diyarbakır, Şanlıurfa, Kilis ve Elazığ'da kayıplar oldu. Resmi rakamlar 53 bin vefat, 107 binden fazla yaralı. Bugün bir gazeteden okudum, 250 bin bina yıkılmış. 

250 bin bina yıkılıp, 53 bin kişi nasıl vefat ediyor. Tabii bu başka matematik ama ben şöyle bir şey düşündüm sabah. Bu ölenler için, sakat kalanlar için, yaralananlar için bir dakika hiç konuşmadan bir bekleyelim, sessizlik yapalım. 

Teşekkür ediyorum. Ölenlere, sağ kalıp acısı olanlara gelsin diyelim. Zekeriya, 6 Şubat 2023'te sen nasıl yaşadın depremi? Onunla başlayalım istersen sohbetimize.

Adana’da 6 Şubat 2023 Depremi

Zekeriya Ünal: Adana'da aslında bu depremi yaşayan şehirlerden biriydi Alper. Mezar olan apartmanlar var, tamamıyla yıkılan apartmanlar var. Mesela en ünlüsü Alpargün Apartmanı, tamamen yerli bir oldu. 

Ben kendimi şanslı sayıyorum çünkü geceydi, uyuyordum ve birden büyük bir sarsıntıyla uyandım. Annem başımdaydı, babam başımdaydı, dualar ediyordu. Depremin başlangıcına uyanmamışım, sonuna yakın bir yerde uyanmışım, hala uyku sersemiydim fakat sarsıntının ne kadar büyük olduğunu hatırlıyorum hala. Önce bu sarsıntı rüyamda meydana geliyor zannettim ama uyandığımda çok büyük bir sarsıntı ki bizim evimiz çok da yüksekte değildi. 

Tabii çok büyük, çok acı. En acısı da yaraların hala kapanmadığını görmek. Evet oldu, yaşandı, bitti ama bir daha yaşanmaması için gerekenler yapılıyor artık diyememek en acısı. Allah korusun, gecinden versin. Bir kez daha buna benzer bir olay yaşansa göreceğimiz acı tablolar.

A.T.A.: ...ki yaşanacak çünkü Türkiye coğrafi olarak deprem kuşağında, deprem bölgesinde ve olacak bu.

Z.Ü.: Biz Akdeniz şehirleri bir fayın üzerinde yaşıyoruz, bir saatli bombanın üzerinde yaşıyoruz.

A.T.A.: Peki, senin evden tahliyen – özel bir durumun da olduğu için - rahat mıydı? Adana’da yaşadığın için, sandalye kullanan bir engelli olduğun için tahliyen rahat oldu mu, sıkıntı yaşadın mı?

Z.Ü.: Ben evden çıkmadım zaten çıksam, sokağa insem dört bir yanımız yüksek binalarla çevrili. Yıkılacaksa zaten yıkılacak. Üstelik evde kedim var. Biraz tevekkül göstermek gerekiyor. Ben böyle büyük toplumsal olaylar karşısında hep böyle davranmışımdır. Olacaksa, eğer kaderimizde ölüm varsa her şekilde gelecek. 

Mesela geçmiş depremlerde bakıyorum, bazı insanlar apartmandan çıkmış, binanın altındaki parkta oturuyorlar ama o bina yıkılsa zaten üstüne yıkılacak. Ben hiç birincil önceliği tahliyeme vermedim. Evimizde bir hasar var mı? Yok. Binamızda bir hasar var mı? Yok. Ama öyle bir şey olsa tabii ki çıkmam gerekecek. 

Bir hasar olmadığı müddetçe biraz sakin kalmalı, biraz tevekkülde kalmalı. Bir de uyku sersemiydim, tekrar sızdım. Olayın vahametini ertesi sabah kalktığımda ve haberleri açtığımda anladım.

A.T.A.: Bir de öğlen deprem oldu ve o da bayağı şiddetliydi. Bir de Adana'da asıl kayıplar olmuş , öyle biliyorum ben en azından.

Z.Ü.: O günün akşamında haberleri izlerken ufak bir panik atak krizi yaşadım. Yani nasıl anlatayım? Allah'a emanetiz, bizi koruyan hiçbir şey yok. Kağıt gibi parçalanan yepyeni apartmanları, lüks binaları, yüksek kuleleri gördükçe televizyonda... Aptal bir müteahhidin malzemeden çalarak yaptığı apartmanda ev tutabilirim, deprem olabilir ve ben hayatımın baharında ölebilirim. 

Bilmem ne palas, bilmem ne saray, bilmem ne siteleri... Hepsi, hepsi yıkıldı. Bizim mahalleden de duvarları çatlayan, hasar alan çok yeni, muhteşem binalar oldu. 

Dedim ki kendi kendime, “Böyle mi olacak? Böyle mi öleceğim?” Ben dün gece ölebilirdim, apartmanım yıkılabilirdi. Demek ki müteahhit malzemeden çalmamış, Allah razı olsun. Çünkü eğer çalsaydı o kolonların nasıl haşat olduğunu görüyorsun haberlerde, videolarda. 

İzlemeyeyim diyorsun, uzak durmaya çalışıyorsun ama televizyonunu kapattığında sosyal medyada var hepsi. O binaların, o kolonların nasıl haşat olduğunu görüyorsun. Hatırlamak dahi istemeyeceğin bir his. 

Yaşayan için çok daha zor; evi, barkı yıkılan, altında kalan için... Ama oturup izleyen için de çok zor bir his.

A.T.A.: Bugün 6 Şubat olduğu için buna özel bir alan açtım ben aslında. Tam da bugün, depremin üçüncü yıl dönümü. 

Tabi biz aslında Zekeriya’yı bugün yazarlığı ve ilk romanı Ceylan için konuk aldık ama burada seni tanımayanlar olabilir. Bir Zekeriya'yı Ünal ne yaptı, ne etti bugüne kadarı bir anlat paylaş, sonra da kitaba geçelim. Birkaç soru ben soracağım sonra konuklara da söz vereceğim.

Zekeriya Ünal Kimdir?

Z.Ü.: Benim adım Zekeriya Ünal, 38 yaşındayım. Ostrogenesis imperfecta adlı, Türkçe ismi cam kemik olan bir rahatsızlığım var. Bu nadir bir genetik hastalık. İsminden de anlaşılacağı üzere kemiklerin gelişememesinden kaynaklanan bir hastalık. Hiç okula gitmedim, eğitimimi Açık Öğretim yoluyla tamamladım. Ergenlik yıllarından itibaren yazılar, öyküler, denemeler kaleme almaya başladım. Yaşıtlarım gibi sokaklarda koşup oynayamadığım için hayal gücüm farklı bir şekilde, kendi kendini dışarı taşımaya gitti ve öyküler yazmaya başladım. 

Yazdığım hikayeler, yazılar, denemeler çeşitli yerel, ulusal dergilerde, gazetelerde yayınlanmaya başladı. 

15 yıldır Adana Büyükşehir Belediyesi'nde çalışıyorum halen. Emekliliğime bir sene var. 

2023'te de çok uzun yıllardır yazdığım öykülerin 17'sini seçip ilk kitabım Muzaffer'in Ölüm Uykusu’nu çıkarttım.

A.T.A.: Şurada görebilirler, ben de öne çıkarttım o kitabı.

Z.Ü.: Evet.

A.T.A.: Radyo için söyleyeyim, müzik çalıyoruz ortalarda.

Z.Ü.: Evet.

A.T.A.: Kitapta üç tane müzik parçası paylaşılıyor.

Z.Ü.: Evet.

A.T.A.: Birini ben sosyal medyada paylaştım. Birisi Redd grubundan rock şarkısı, birisi de Azeri bir türkü.

Z.Ü..: Evet.

A.T.A.: Şimdi radyoda üçünden hangisi çalınsın? Onu sen buradan anons et istersen.

Z.Ü.: Kitabı en çok, en güzel anlatan, “Aman Avcı Vurma Beni” çalınsın.
 

A.T.A.:Sakat Muhabbet devam ediyor. Zekeriya Ünal ile Mersin'deki bir kitap evindeki söyleşi/imza günü sürüyor. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bir Kol Kırığı Nekahetinde Ortaya Çıkan Roman: Ceylan

Z.Ü.: Tabi ben aynı zamanda pek çok şeyin yanında bir sinema ve edebiyat sevdalısıyım. Aynı zamanda Agatha Christie’den tut, Netflix'teki ikinci sınıf polisiye dizileri varıncaya kadar bir polisiye manyağıyım, polisiye sevdalısıyım. 

2025 yılında, 29 Mayıs'ta vizelerime çalışırken kollarım kırıldı, iki kolum birden kırıldı. 

A.T.A.: Geçmiş olsun.

Z.Ü.: Sağol. O kırığın tedavisi sürecinde aslında sıkıntıdan oluşan bir ihtiyaç, yeni romanım Ceylan'ı yazmaya başladım.

A.T.A.: Kafanda vardı zaten, o vesile oldu.

Z.Ü.: Kafamda vardı, bir de bilgisayarımdaki taslaklarda zaten bölük parçalar halinde vardı. Şunları bir birleştireyim, biraz ilerleteyim falan derken oluştu. 

A.T.A.: Bu ne sınavı? Nerede okuyorsun? Onun da bilgisini ver istersen.

Z.Ü.: Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü okuyorum. Biraz geç başladım yüksek eğitime. İkinci sınıfım ama daha çok mezun olup bir an önce iş bulayım gibi bir derdim de yok tabii ki, zaten çalışıyorum. Ama böyle daha keyifli oluyor yani. Öğrenmek için okuyorum aslında bölümü yani haz almak, keyif almak için.

A.T.A.: Okullu bir yazar olmak için belki de.

Z.Ü.: Evet, aynen. Hem yazarlığıma yarasın, hem de öğrenmek istediğim için okuyorum ve böyle çok daha keyifli oluyor.

A.T.A.: Şimdi Ceylan romanı, ilk romanın Ceylan'a dair neler söylemek istersin? Onu da bir anlat.

Z.Ü.: Ceylan da bir polisiye hikayesi. Adana'da, Adana'nın merkezinde geçiyor. 

A.T.A.: Nisan'da Adana'da gibi yani alt başlığı değil ama öyle bir şeyi de var sanki.

Z.Ü.: Evet, öyle bir şey var. Aslında önce 'Nisan'da Adana'da Ceylan' olarak çıkmasını istedim ama yayıncım dedi ki, “Bu çok uzun, sadece Ceylan olsun, Nisan’da Adana’da kısmı zaten hikayenin içinde geçiyor”.

Portakal Çiçeği Karnavalı’ndan iki hafta önce öldürülen bir genç kızı anlatıyor Ceylan

A.T.A.: O da kitabın isminin kahramanı zaten.

Z.Ü.: Kitabın isminin kahramanı ve Ceylan aynı zamanda Ceylan karakterinin şehirdeki ve toplumsal hayattaki pozisyonu. Ürkmüş ve korkmuş narin bir ceylan pozisyonunda bir karakter ve onun ölümünün arkasındaki gerçekleri araştırmak isteyen de bir kadın var. Aslında haddim olmayarak bir kadın hikayesi bu.  

A.T.A.: Maktul de kadın, onu arayan polis de kadın.

Z.Ü.: Evet. Haddim olmayarak bir kadın hikayesini yazmak istedim. Aslında başlarken bu şekilde başlamadım. Polisiye olsun da ne olursa olsun şeklinde başlamıştım ama sonradan kendi kendine anlamını buldu, yolunu buldu diyeyim. 

Hem bir adalet hikayesi, hem bir şehir hikayesi, hem de toplumun farklı ucundaki iki farklı kadının - hem maktulün, hem de polisin kendini var etmek.

A.T.A.: Komiser Sibel karakteri o da.

Z.Ü.: Varlığını kanıtlama hikayesi ve bu iki hikaye bir ortak noktada buluşuyor.

A.T.A.: Zaten kahramanlar maktul bir kahraman, Sibel de öyle ki Adana şehrinin kendisi de öyle, kadına karşı şiddete karşı o feminist direnişçiler öyle. Sosyal medyanın yansıtmaları var yani çok çok fazla parçaları var hikayenin. 

Bende çok soru var. Ben kitabı iki defa dinleyerek okudum, kitaba hakimim ama salondan soru varsa, paylaşım varsa onları da alalım isterseniz. Volkan hocamın var galiba. 

Salondan Bir Soru: Muhtemelen edebiyat ve sinema tutkunu biri olarak, Zekeriya bir yandan da senaryolaştırılabilir bir roman yazmıştır diye varsayıyorum. Şimdi bazen bu vizyona sahip insanlar roman yazarken aslında ufak ufak da bir senaryoya göz kırparlar gibi geliyor bana. Böyle bir niyetiniz var mı? Onu nasıl düşündün, nasıl planladın? 

Z.Ü.: Yani aslında Alper'le de konuştuk biraz önce. “Ben kitapları dinliyorum,” dedi. Ben dinleyemem çünkü ben gözümün önünde onu oturtmak zorundayım. Görsel hafızamın çok kuvvetli olduğunu düşünüyorum ve o yüzden de yazarken onları görmek zorundayım. Onları görmeliyim ve gördüğüm gibi yazıyorum. 
Bu yorumu çok yapıyorlar. Bundan da memnunum yani sinematik bir şekilde yazıyor olmaktan. Yazdığım şeylerin insanların zihninde böyle bir sinema filmi gibi oluşmasından da memnunum. Ben de kitapları okurken böyle okuyorum. Hatta sevdiğim artistleri, aktörleri, aktivistleri kitabın kahramanları yapıyorum. Bu şekilde okuyorum ben de. Dolayısıyla çok güzel bir eleştiri, teşekkür ederim.

A.T.A.: Başka var mı? Buyurun.

S.B.S.: Ben Muzaffer'in Ölüm Uykusu’nu okuduğum günü hatırlıyorum. Ben bir saatte bitirdim bu arada yani bir öykü okuyayım, iki öykü okuyayım diye başladım ve bir anda bitirdim. 

Şunu hatırlıyorum; mesela her öyküdeki her karakteri çok fazla benmişim gibi hissettim. Nasıl desem, inanılmaz beni içine çekti ve normalde çok kitap okuyan biriyim ve çoğu kitapta da bunu yaşamam. Acaba bunun sebebi bu hikayelerin empati gücünün yüksek olması mı yoksa görselliğe biraz daha hitap etmesi mi? 

Z.Ü.: Yani o hikayedeki kahramanların her biri benim aslında yani benim farklı aynalardan yansıyan farklı yansımalarım. 

Dolayısıyla demek ki seninle de kafa yapısı olarak, hayata bakış olarak aynı frekansdaymışım. Onlar da hissedebilmişler. Ne mutlu bana. 

Özellikle empatik karakterler yaratmaya çabalamadım ve hatta kitaptaki karakterlerin bazıları çok zor karakterler. Ama demek ki bir ortak frekans kurabiliyorsak, o karşı tarafa da geçmiş ve bu çok güzel.

A.T.A.: Adana Belediye Başkanı Zeydan Karalar dün tahliye oldu. Kitapta da bir Adana Başkanı hikayesi var.

Z.Ü.: Evet.

A.T.A.: Ziya Paşaoğlu.

Z.Ü.: Evet.

A.T.A.: Böyle de Ziyapaşa'ya da bir şey...

Z.Ü.: Evet.

A.T.A.: Ziya Paşaoğlu ve Zeydan Karalar tam da denk geldi. Ben çok gülmüştüm o Ziya Paşaoğlu ismine. O ismi nereden esinlendiğin belli, Ziyaşaşa semtine bir gönderme var. Neler söylemek istersin?

Z.Ü.: Evet, Adana'yı andıran nasıl bir isim olsa diyordum ama Zeydan Karalar da yapamam dedim. Ya da başka bir isim koyarım da o da eski dönemde görev yapmış başka bir belediye başkanına mı benzetilir falan dedim. Aaa bu karakterde bilmem kimi mi sen eleştirmeye çalıştın gibi şeyler olabilir derken, Ziya Paşaoğlu çıktı.

Kitapta Ayrı Bir Karakter Olarak Yer Alan Adana

A.T.A.: Kitapta Adana da bir karakter; Adana'da nerede burjuva var, nerede halk var, nerede yoksul var, nerede orta gelirli var yani hep bunu yansıtmışsın zaten. Adana'da ne yenir, ne içilir, nerede yenir, nereden geçilir, onlar da var. 

Ceylan kitabındaki Adana'yı senden dinleyelim. Adana bir karakter sonuçta, Adana'yı, memleketini sen de seviyorsun anladığım kadarıyla. Adana karakteri Ceylan’da nasıl yansıyor okuyanlara?

Z.Ü.: Yani Adana, sokakta birbirini görünce selam verenlerin şehri.

A.T.A.: Aslında tanınması tam tersi değil mi Adana'nın? Öyle bir algısı var, tam tersi aslında onu söyleyelim.

Z.Ü.: Evet, algısı güneşe ateş eden, dördüncü kattan sokaktaki kavgaya atlayan, kase kafalıların, traşlı kafalıların ‘Ayıkün mü!!!’ diye gezdiği Adana tasviri yapılıyor.

A.T.A.: Onlar da var ama onlar Adana’yı temsil etmiyor yani onlar bir rengi aslında Adana’nın

Z.Ü.: Özellikle Sıfır Bir ve benzeri diziler burada öyle bir tasvir yaptı ki... Ben de demek istedim ki Adana böyle bir yer değil; Adana Romeo ve Juliet'ten alıntı yapabilen başkomiserlerin de…

A.T.A.: Kitapta çünkü var öyle bir alıntı.

Z.Ü.: ...yaşadığı bir şehir. Hepimiz güneşe ateş etmiyoruz ya da ‘Ayıkün mü?’ diye gezmiyoruz. 

A.T.A.: Ağzına da yakışıyor bu arada, söyleyeyim.

Z.Ü.: Ayıkün mü? Ağzıma güzel oturuyor, güzel oturuyor değil mi?

A.T.A.: Evet

Z.Ü.: Ama yapmıyoruz tabi.

A.T.A.: Merhaba. Apaçık Radyo’ya, Sakat Muhabbet’e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz. Ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 18 Şubat 2026 Çarşamba. 

Bir hafta önce Zekeriya Ünal'ın polisiye janrındaki romanı Ceylan söyleşisinin ilk bölümünü sizinle paylaşmıştık. Bu hafta kaldığımız yerden, Mersin'deki kitapevindeki söyleşimize devam ediyoruz.


Didem Sürenler Ünal (Zekeriya Ünal’ın annesi): Bir de Simba ile nerede oturacağınızı yap.

Z.Ü.: ‘Ha baştan dıkılıcık?’ O da Adana'nın köylerinden.

A.T.A.: Ne bu? Ben bilmiyorum bunu, bu ne hikayesi?

Z.Ü.: Yani nereden başlayacağız?

A.T.A.: Simba'ya mı diyorsun sen bunu?

D.S.Ü.: Simba kedimiz, akşamları böyle dinlenme saatinde…

A.T.A.: Kedimiz demeyin; Zekeriya'nın oğlu, torununuz.

D.S.Ü.: Akşam babaanne kahvesini yapıp nereye oturacak? Kucağında da Simba oturacak. Bazen benim işim uzadığında Simba benim arkamdan bir oraya gidiyor, bir oraya gidiyor. Tekrar gidiyor, ağlamaya başlıyor. Adana'nın köylerinde kullanırılı, ‘Ha baştan dıkılıcık?’ gibi. Simba tam böyle diyor. Bir oraya bakıyor, bir oraya yani birisi otursa da ben de bir düzen kursam diyor. 

A.T.A.: Simba romanda da en sonda, biterken de geçiyor. Orada şeyi düşündüm ben; tam o anda yazarken kucağına atladı mı yoksa Simba dedim.

Z.Ü.: Yok tam o anda yazarken yanımdaki koltukta yatıyordu.

A.T.A.: Orada katmak istedin yani Simba’yı.

Z.Ü.: Oradan bana bakıyordu.

A.T.A.: Soru var mı? Size vereyim, benim çok sorum var ama sizden alalım.

‘Fikirler Ölürse Hayat da Ölür’

Salondan Bir Soru: Bir kadın öyküsüdür diye tanımladınız Ceylan romanını. Çok kadın akademisyen arkadaşım var. Onlar, “İki şeye tövbe ettik ama hep devamı geldi” derler. Bir tanesi birinci kitabı yazdığında bir daha kitap yazmam demişti; ikincisi birinci çocuğu doğurduktan sonra ikinciyi doğurmam. 

Halinden hareketle, bu daha bitmeden bir ikinci kitap fikri de yavaş yavaş örgütleniyor mu aklınızda? ‘Ben burada durmam, ben ikinci kitabımın da öyküsünü zaten çoktan beri kafamda şekillendirdim’ der misiniz?

Z.Ü.: Olmuştur tabii yeni fikirler. Yeni fikirler var, ‘Fikirler ölürse hayat da ölür’. 

Polisiyeyi şu anlamda yazdım; polisiyeye çok büyük bir tutkum, sevgim var. Bu alanda çok fazla şey tükettim. Ben de yapabilir miyim, ben de becerebilir miyim diye kendime böyle bir meydan okuma olarak başladım. Becerip beceremediğimi zaman ve okurlar gösterecek. Ama yeniden polisiyeye döner miyim? 

Belki ileride yani bu tam Sibel'e göre bir hikaye dediğim, yeni bir şey çıkarsa belki dönerim. Şu aşamada, şu anda polisiye defteri biraz benim için kapanmış gibi. Oh! Yaptım, başardım, okura sundum. Şu anda polisiye defteri kapanmış gibi benim için ama ileride neden olmasın.

A.T.A.: Agatha Christie'nin Hercule Poirot'u vardır. 

Z.Ü.: Evet.

A.T.A.: Arthur Conan Doyle'un Sherlock Holmes'u var. Senin de Sibel mi olacak? Polisiye yazdığın zaman Sibel'in kendini mi okuyacağız yoksa değişebilir mi? Sibel netleşti mi sende?

Z.Ü.: Ya Sibel oturdu bence. Polisiye hikayelerde hep şu oluyor yurt dışında ve Türkiye'de gördüğüm örneklerde; bir yaşlı erkek, çok sigara kullanan, yıkık bir başkomiser ve onun genç deli dolu bir erkek yardımcısı. Neden böyle olsun diye düşündüm. Burada da bir başkomiser var.

A.T.A.: Ve öyle, tarif ettiğin şekilde bir komiser aslında.

Z.Ü.: Evet, aynen öyle bir komiser. Yani o tipi tam onda kullandım ama neden bir başkomiserin ağzından hikayeyi izleyelim? Neden böyle daha genç, daha böyle kendini kanıtlamaya çalışan, hırslı bir kadın komiserin gözünden böyle bir kadın cinayetini izleyeceğimize neden böyle hay hayı gitmiş, vay vay’ı kalmış bir yaşlı, geçkin bir başkomiserin gözünden izleyelim. O yüzden merkezinde daha genç bir karakter yer alıyor.

A.T.A.: 32 yaşında bir komiser Sibel Hanım, onu söyleyelim. Yardımcısı da bir erkek aslında. Bir erkeğe aslında amirlik yapıyor kitapta, onu da söyleyelim.

Z.Ü.: Onun adı Ahmet. Eski bir boksör, kaçak dövüşçü.

A.T.A.: Hatta Güneydoğu'da savaşmış bir asker. Arkadaşını kaybetmiş.

Z.Ü.: Güneydoğu'da savaşmış. Yeraltı kaçak boks turnuvalarında ağız burun dağıtmış.

A.T.A.: Çok fazla tüyo verme, okumazlar bak.

Z.Ü.: Devamı spoiler.

A.T.A.: Kitapta şu da var; karnavala az kaldı, bu cinayeti çözelim de karnavalı salimen atlatalım şeyi de var bir yandan da. 

Z.Ü.: Evet, onları arıyorlar. Vali arıyor, vali yardımcısı arıyor. 

A.T.A.: Kitabın başında olduğu için bunu söyleyebiliriz. Atatürk Parkı'nda işlenen bir cinayet bu. Portakal Çiçeği Karnavalı da orada olacak.  Kadın örgütleri de, “Burada yapmayın, erteleyin, başka yerde yapın” diyorlar. 

Z.Ü.: “Buradaki etkinlikleri bir başka yere erteleyin” diyorlar. “Yer mi bitti, park mı bitti?” diyorlar? Ama tabii hazırlığı bir yıl önceden yapılmış, anlaşmalar imzalanmış. Nerede kaç tane stand olacak? Hepsi belli. Dolayısıyla yerel yönetimin de yapabileceği çok fazla bir şey yok. Ama bu taraftan da çok narin yaşanan bir vaka var, kan dondurucu bir cinayet var ve üstelik o parkın içinde. Dolayısıyla kadın örgütlerinin de talepleri doğru, mantıklı ama karşılığında bu nasıl iptal edebilir karnavalı. 

Ben yazarken hangi tarafın daha haklı olduğuna karar veremedim ama şu kitabın sonlarına doğru Zafer karakteri diyor ki, “Yapılamaz mıydı?” Yani cenazenin olduğu yerde, bir cesedin bulunduğu yerde tepinmek, eğlenmek tabii ki keyifli bir şey değil.

A.T.A.: Tam da deprem yıl dönümü, tam da buna değen bir şey aslında. O kadar kişinin can verdiği yerde hayat devam ediyor ama devam etsin ama bir anlayış da olsun diyormuş bir yandan.

Z.Ü.: Sanatla devam edebilir hayat mesela. ‘Şehidimiz var, bütün sanatsal etkinlikleri iptal edelim’, ‘Deprem oldu, bütün sanatsal etkinlikleri iptal edelim’ diyorlar ama bu halkın iyileşmesi sanat ve kültürle olacak. Tabii karnaval dediğin zaman, eğlence dediğin zaman o biraz şey kaçıyor.

A.T.A.: Şimdi New York'ta 11 Eylül saldırısı olduğu zaman o zamanki New York Belediye Başkanı, “Her şey devam edecek, iyileşmek için buna mecburuz” demişti. 

Z.Ü.: Biz şu anda burada bir kokteyl düzenleseydik ya da canlı müzik olsaydı, dans etseydik, eğlenseydik. Evet, bu yanlış. Fakat ne için bir araya gelindi? Mesela bir kitap için bir araya gelindi. Burası neresi? Bir kitapevi mesela ve bir kitap için bir araya gelindi. Sanat o kadar da çabuk gözden çıkarılmamalı diye düşünüyorum.

A.T.A.: Kitapta bir tane şüpheli Türkçe kullanımı nedeniyle bir şekilde afişe oluyor, ona da dikkat etmişsin. Türkçeyi orada öyle burada böyle kullanamaz. Öyle bir şey var. Türkçenin kullanımına da değinmişsin orada, onu da söyleyeyim.

Z.Ü.: Maalesef çoğumuz hiç dikkat etmiyoruz internet ortamında yazdığımız şeylere. Buna bazen ben de dahilim.

A.T.A.: Evet, programda ortalara bir yere geldik. Söyleşiyi de ballı yerinde kestim, sözünü balla kestim diyeyim.
Geçen hafta kitapta, Ceylan romanında üç müzik eseri paylaşıldığını söylemiştim. Oradan birini seçmişti Zekeriya Ünal. Bir de Redd grubundan bir şarkı daha da var diye bilgi iletmiştim; dinleyenler, hatırlayanlar olacaktır. Bu hafta da Redd grubundan bir parçayı eklemek istedim ben. Redd grubundan “Falan Filan” şarkısını dinliyoruz. 

A.T.A.:Sakat Muhabbet devam ediyor ve söyleşimiz de kaldığı yerden devam ediyor. Kapak kimin Zekeriya, onu da söyleyelim?

Z.Ü.:Muzaffer’in Ölüm Uykusu kitabının kapağı Dilek Özalp isimli bir ressam arkadaşımın. Kendisi bana hediye etti.

A.T.A.: Burada, Ceylan romanında kimdi?

Z.Ü.: Burada, İzmir'de bir illüstratör arkadaşım, Efecan Sezer çizdi bunu. Ben kapaklarda çizim kullanmayı seviyorum. Özellikle Ceylan'ın kapağı yani kitabın halet-i ruhiyesine gerçekten çok uygun.

A.T.A.: Zaten okudu da yaptı diye tahmin ediyorum değil mi? Yani önceden sen göndermiştin. 

Z.Ü.: Evet, tabi.

D.S.Ü.: Senin vakıftan arkadaşın değil mi?

Z.Ü.: Evet, dernekten.

A.T.A.: Ne vakfı bu?

Z.Ü.: Güney Sanat Derneği var bizim Adana'da.

A.T.A.: Ya bu söyleşilerde gelenektir. Kitaptan bölüm okuturlar yazara; sen hangi bölümü okumayı tercih edersin?

Yazar Romandan Bir Bölüm Okuyor

Z.Ü.:Cesedi gören Sibel’in kalbi bir anlığına sıkıştı. Ama tabii ki bunu belli etmedi. İlk şoku atlattıktan sonra yardımcısının verdiği eldivenleri giydi. Cesedin yanı başına çömeldi. 

Ceylan’ın açık kalmış gözleri yukarıya, gökyüzüne doğru bakıyordu. Yüzü pek çok morluk ve çürükle kaplıydı. Dudağı patlamıştı. Siyah kıvırcık saçları çimenlerin üzerine yayılmıştı. Makyajı akmıştı ve gözleri kırmızıydı.

Boğazı boylu boyunca kesilmişti. 

Polis dikkatini gövdeye çevirdi. 

Maktul dizlerinin altında biten siyah, şık bir elbise giymişti. Elbisenin ön tarafı yırtılmış ve genç kadının iki göğsü de kesilmişti. 

Bunun yanı sıra irili ufaklı pek çok bıçak yarası da mevcuttu. Sağ bacağı içe doğru kıvrılmıştı. Kollarının biri yukarıda, diğeri aşağıdaydı 

Tırnaklarında açık kırmızı ojeler vardı. Bir kan gölünün içinde yatıyordu. Apartman topuklu pabuçlarının sol teki ayağının hemen yanında, yerdeydi. Köpek salyası dolu sağ teki çoktan delil torbasına yerleştirilmişti. 

Bir randevudan döndüğü belliydi. Özel bir randevudan. Bu vaka, namus kisvesiyle işlenen cinayetlere hiç benzemiyordu. 

“Bu hayvan kesin kıza tecavüz de etmiştir!” 

“Olabilir” diye mırıldandı Sibel ayağa kalkarken. “Belki de denemiş, başaramamış, hıncını kızdan çıkarmıştır. Cesedin haline baksana.” 

Başını çevirdiğinde Başkomiser Ejder’i gördü. 

Geniş adımlarla ikisine yaklaşıyordu. Kuru otlar adamın botlarının altında çatırdıyordu. Ellerini paltosunun ceplerine sokmuş, hafifçe kamburunu çıkararak yürüyordu. Sessiz, durgun, melankolik bir adamdı. Ama sinirlendi mi de tam sinirlenirdi. 

Olay mahallerinde bir hayalet gibi dolaşır, birden gözden kayboluverirdi. Sibel hiç bitmeyen bir derdi olduğunu düşünürdü amirinin. Muhtemelen bu dert hayatın ta kendisiydi. 

Bulutlu gökyüzünün altında şimdi her zamankinden daha kederli görünüyordu. Sigarasını olay yerine girmeden hemen önce söndürdüğü belliydi. 

“Günaydın amirim!” 

“Günaydın çocuklar.” 

Ahmet amirine bir çift lateks eldiven uzattı. Maktulün kimliğiyle ilgili bilgileri tekrarladı. 

Ejder derin bir nefes aldı. Eldivenleri giyerken usulca cesedin başına çöktü. Maktulün yüzüne, gözlerine ve ellerine baktı. Ardından bedendeki yaralara geçti. 

Ahmet bilgi vermeye devam ederken Sibel diz çökmüş dikkatle amirini izliyordu. 

Adam sanki maktulün dile gelmesini bekliyordu. 

“Ne tür bir psikopat, genç bir kızı bu hale getirebilir amirim?” diye yakındı Ahmet sonunda. 

“Bizim arayacağımız türden bir psikopat, Ahmet” diye mırıldandı Ejder Amir.

A.T.A.: Roman için sert diyorduk ama dilinin sertliği aslında okuduğu bölümden de anlaşılıyor kitabın çünkü gerçek hayat daha da sert aslında. Onu yansıtıyor bir yandan da. 

Başka var mıdır? Katkı, soru, paylaşım, ne söylemek istersiniz?

Z.Ü.: Mesela öldürüldüğü sahneleri yazarken zorlandım. Bir an irkildim, tüylerim diken diken oldu.

A.T.A.: Çünkü o anda oradaymışsın gibi oluyor değil mi?

Şüphelilerin Tek Dayanağı Adana Demirspor’un Fenerbahçe Galibiyeti

Z.Ü.: Biraz sildim… Dedim ki acaba bu sahneyi hiç yazmasam mı? Sonrasından mı başlasam? 

Bir de ilk kitapta çok fantastik ve hayal dünyasına ait öyküler olduğu için Ceylan, benim kendimi kanıtlamam gereken şeydi. Gerçekçi olacak mı? Benim için en önemli şey yazarken oydu: Gerçekçi olmalı çünkü bu gerçek bir hikaye ve ağır bir hikaye. Bir ölüm var, bir genç kadının ölümü var. Bunun hakkını vermek lazım. Sırf polisiye diye, Netflix'teki üçüncü diziler gibi olmamalı. Polis soruşturması gerçekten böyle olur m, gerçekten şöyle olur mu dedim. 

Kitaptaki tek fantastik şey - sormamana şaşırdım - Adana Demirspor'un Fenerbahçe'yi 3-1 yenmesi kısmı. 

A.T.A.: 2-1.

Z.Ü.: 2-1 yenmesi.

A.T.A.: Sorma bana, çok yerde geçiyordu.

Z.Ü.: Onu senin için bıraktım.

A.T.A.: Vay vay vay.

Z.Ü.: Bu selamı senin için verdim.

A.T.A.: Şimdi bütün şüpheliler ‘Maç izliyorduk’. Skor ne? Fener, Demirspor 2-1 yendi. Şüphelilerin hep iddiaları bu..

Z.Ü.: Bu ancak edebiyatta olabilecek bir şey olduğu için…

A.T.A.: Maç öyle bitti gerçekten. 2-1 yendi Fenerbahçe’yi Demirspor. 

Z.Ü.: Sen o gece neredeydin?

A.T.A.: Ben o gün maçı izliyordum.

Z.Ü.: Sen o gece evde miydin?

A.T.A.: Katil değilim ama şahidim de yok.

Z.Ü.: Kamera üzerinde bakalım.

A.T.A.: 'Şahidim yok'. Kitapta böyle geçiyor. ‘Şahidim yok ama maçı Demirpor kazandı’ diyor şüpheliler.

Z.Ü.: Sibel'i çağıralım mı?

A.T.A.: Vallahi çağıralım ama ben suçsuzum.

Z.Ü.: 155'i arar mısın?

D.S.Ü.: Yalnız çok enteresan, benden talep ediyor.

A.T.A.: Çünkü Zeki'nin Sibel’i sizsiniz.

Radyoda dinleyenlere de açıklayalım. Annesi Didem Hanım'a söyledi yani sesi duyuyorsanız bunu konuşuyoruz şu anda.

Zekeriya Ünal’ın Oscar 2026 Tahminleri

D.S.Ü.: Konuyu küçücük değiştirmek istiyorum. Oscar filmleri hakkında, aday filmleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

A.T.A.: Evet, Mart ayında açıklanacak. Az kaldı seçilmesine.

D.S.Ü.: Çünkü biz eğitime başladık şimdiden evde.

A.T.A.:Battle After Battle mı, Sinners mı?

Z.Ü.:Hamnet.

A.T.A.:Hamnet. Hamnet filmini önde görüyormuş. Ben izlemedim daha ama izleyeceğim.

D.S.Ü.: Neden Hamnet?

Z.Ü.: Çünkü çok gerçekçi bir oyunculuk. Duygular çok gerçek, oyuncular çok başarılı. Zaten o dönem 16. yüzyıl ve o döneme ait giysileri, dekorları izlemek çok keyifli. Bir de oyunculuklar da iyi olunca...

A.T.A.: Bu arada Hamnet de Shakespeare'in karısının hikayesi. Onu da vurgulayalım bilmeyenler için.

Z.Ü.: Karısının oğullarının ölümüyle hesaplaşma hikayesi.

Yazara Sürpriz Bir Doğum Günü Pastası

A.T.A.: Bu arada senin geçen hafta doğum gününmüş Zekeriya. İyi ki doğdun da diyelim biz Zekeriya’ya.

Z.Ü.: Dolu dolu 38 oldum.

A.T.A.: Onu da kutlayalım.

Volkan Öztuna (Sokak Kitap): Konuşma bitince de belki sürpriz bir şey olabilir.

A.T.A.: Olabilir mi bilemiyorum? Belki imza sırasında... 

V.Ö.: Bir merakım daha var yazma sürecine dair. Ne kadar zamanda çıktı, bitti kitap. Ne kadarlık bir taslaktan ortaya çıktı?

Z.Ü.: Bilgisayarımda bazı taslaklar vardı, Google dosyalarda bazı taslaklar vardı. Tahminen 10-12 sayfa taslak vardı. Hepsini bir araya getirdim yazarken. Bazı yerleri ayıkladım, bazı yerlere eklemeler yaptım. 

Şimdi benim kollarım kırılıp ikisi birden alçıya alınınca bana yatağıma özel bir köşe yapıldı. Oturuyorum, hafif yatar vaziyette, kollarımın altında yastıklar falan. Önümde bilgisayar, sürekli film izliyorum. Paso film izliyorum, eski izlediğim Yüzüklerin Efendisi, Star Wars... Hepsini, bütün külliyatları tekrardan hatmettim. Sonra bu üçüncü gün falan alçının altından şu üç parmağımı çıkarmaya başladım. Ertesi gün bu elimi de çıkarıp bilgisayarın üstüne koydum. Derken bir şeyler okuyorum, bakıyorum, “Şu taslaklara bir bakayım,” dedim ve kafam da zaten hazır. Nasıl devam edecek? Vakit geçsin. Sıkılıyorum çünkü, çok sıkılıyorum. O kadar hareketsiz kalmaya alışkın değilim. Taslaklara baktım, birleştirdim. 

Sonra tedavi oldum, kollarım açıldı. Ders çalışmaya başladım. Başka işlere koşmaya başladım. Bir baktım ki hikaye beni çağırıyor. Yani böyle tek başıma kaldığım zaman, kahve içerken ya da bir şey izlerken bana gel, gel, gel, hadi, hadi, hadi yapıyor. Dedim ki “Bundan büyük bir şey olabilir mi? Bu bir romana evlenebilir mi? Olabilir, bir deneyelim bakalım nasıl olacak. Gerçekçi olur mu, okuyanlar buna ne der?” dedim. 

A.T.A.: Peki çıkan sonuç seni tatmin etti mi? Şimdi her yazar, her yönetmen, her şarkı yazarı çıkınca ya şuraya şunu koysam mı diyordur? Sen diyor musun yoksa tamam bitti benim için, her şeyi tam yerinde diyor musun rahatlıkla?

Z.Ü.: Diyorum. Birkaç rötuş olsa iyi olabilirdi.

A.T.A.: Diğer baskılarda olur onlar da.

Z.Ü.: Belki. İnşallah diğer baskılarda olursa. 

Aman yarabbim. (Doğum günü pastasını görünce)

A.T.A.: O zaman iyi ki doğdun Zeki. Üfleyebilecek misin? Yaklaştırayım mı sana? Gel şöyle. Aman dur, geri yandı. 

Z.Ü.: Geri yandı. Dilek tut. Hadi dilek tutalım.

V.Ö.: Organizasyon da Sinem Hanımındır.

Z.Ü.: Burası da benim Mersin’deki evim gibi oldu.

A.T.A.: Evet, bu hafta da bölümümüzün sonuna geldik. 


İki hafta boyunca Zekeriya Ünal'ın Mersin'de Sokak Kitap Kahve Evi'nde 6 Şubat akşamı gerçekleştirdiği Ceylan romanı imza günü ve söyleşisini paylaştık sizlerle. Sakat Muhabbet’i dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum. ‘Dünyanın bütün sakatları eğleşin.’  Haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın!